Piyanocu PİYANO Bilgi Video Piano
Hoşgeldiniz
Giriş / Kayıt Ol

Osmanlı Saray Musikisi - Osmanlı Devleti Klasik Türk Müziği

Osmanlı Klasik Türk Musikisi, halk müzikleri ve tasavvuf müziği çok zengindi. Osmanlı müziği çok sever ve hastalıkların tedavisinde kullanmanın sırrına vakıf olduklarından çok önem verirdi. Osmanlı’da müzik şu kollara ayrılırdı.

Sultan 2. Mahmud'dan sonra Mızıkayı Hümayun ile Klasik Askeri Bando ve Klasik batı Müziği de osmanlı Devleti sarayına girdi. 

OSMANLI DEVLETİNDE KAÇ TÜRK MÜZİK VARDIR?

1- Halk Müziği

Halk Müziği: Bölgelere göre farklılık gösterir. Saz kullanımı azdır. Daha çok söz müziğidir. Klasik müzik ile aynı makam ve usulleri daha dar bir çerçevede ve daha basit bir üslup içinde kullanır. En zengin örnekleri Rumeli Türküleri’nde ve İstanbul Türküleri’nde görülür.

2- Dînî Müzik (Tasavvuf Müziği )

Dînî Müzik: Cami müziği ve tasavvuf müziği olarak ikiye ayrılır. 

a)  Cami müziği 

 Cami müziğinde saz kullanılmaz, yalnız ses kullanılır. Önce Kur’ân-ı Kerim okumak gelir. Her hafız mutlaka makam öğrenir. Türk makamları ile Kur’ân-ı Kerim okumak, Türk hattatlarının yazdığı Kur’ân gibi çok makbuldür. Mevlid, Türklere mahsus diğer bir cami müziğidir. Türkler, her vesileyle mevlid okuturlar. Mevlid, Süleyman Çelebi’nin, XV. Yüzyıl’ın ilk yıllarında Bursa’da nazmettiği, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in hayatı üzerinde mesnevi formunda çok tesirli uzun bir manzumedir. Müzik ile camide veya herhangi bir meskende, merasimle okunur. 

b) Tasavvuf müziği, 

Tasavvuf müziği, tasavvuf şairlerinin başta Yunus Emre olmak üzere, manzumelerinin bestelenmesidir. Başlıca formu ilâhî denen dînî şarkıdır, güfteye ise Arapça şugl denir. Başka formlarda vardır. Tasavvuf müziğinin en büyük şubesini Mevlevî Müziği oluşturur. Mukabele denen Mevlevî ayinlerinde ayin-i şerif denen çok uzun beste okunur ki, umumiyetle Mevlâna’nın Farsça güfteleri üzerine bestelenir. Tasavvuf müziğine sazlar da katılır. Mesela ney, Mevlevîlerin kutsal sazıdır.

 3- Askerî müzik

a) Mehter müziği

 Mehteran müziği Yaklaşık 600 yılı kapsayan bu Osmanlı döneminde, Türk müzik kültürünün üç ana türü olan halk müziği, geleneksel sanat müziği ve geleneksel askerî müzik, XIX. Yüzyıl’ın ilk çeyreğine kadar Türk müzik yaşamına bütünüyle egemen oldu ve 1826’dan başlayarak İstanbul’un saray çevresinde uluslararası sanat müziğinin örnekleri de seslendirildi.

b) Mızıka-ı Humayun

 Sultan 2. Mahmut mehterana Son verdi ve Mızıka-yı Hümayunu Kurdu.Sultan 2. Mahmud'dan sonra Mızıkayı Hümayun ile Klasik Askeri Bando ve Klasik batı Müziği de osmanlı Devleti sarayına girdi. 

 4- Geleneksel Türk sanat müziği,

Geleneksel Türk sanat müziği, soylu, derinlikli özellikleriyle “divan müziği”, “klâsik Türk müziği” gibi adlarla da anıldı ve özünde daima kentsel Osmanlı müziğini temsil etti. Bu müzik, dînsel ve dîn dışı olmak üzere ikiye ayrılırdı. Dînsel yönüyle “cami müziği” ve “tasavvuf müziği”ni kapsadı. Dîn dışı formların önde gelenleri ise, şarkı, aranağme, gazel, taksim, peşrev, medhal, saz eseri, semai, beste, kâr, kâr-ı natık ve fasıl’dı.

Türk müziğinin en büyük bestecilerinden biri, yazdığı dînsel ve dîn dışı büyük formlarla tarihe geçen Buhurizade Mustafa Itrî Efendi’ydi. Bir “Lale Devri bestecisi” olarak ün kazanan Tamburî Mustafa Çavuşun (ölümü 1745 dolayları), dîn dışı büyük ve küçük formdaki eserleri günümüzde de seslendirilmektedir.

Itrî’den sonra yaşamış en yetenekli bestecilerden biri olarak öne çıkan İsmail Dede Efendî’nin (1778-1846) yaklaşık 500 eserinden günümüze 288’i gelebilmiştir.

XIX. Yüzyıl’a girerken, kendisi de bir besteci olan Sultan III. Selim’in hazırladığı ortam, geleneksel müziğimizdeki gelişimi hızlandırdı. Onu izleyen Sultan II. Mahmud da yenilikçi bir hükümdar olarak müzik yaşamımıza sağladığı olanaklarla anılır.

XX. Yüzyıl’da geleneksel sanat müziğimiz, köklü bir birikim olan “klâsik” üslûbunu bu yüzyılın ilk çeyreğinde korudu. Tamburî Cemil Bey (1871-1916), tarihimizin en değerli çalgı müziği bestecilerindendi. Dr. Suphi Ezgi (1869-1962), Rauf Yekta Bey (1871-1935) ve Hüseyin Saadettin Arel (1880-1955) gibi besteci, teorisyen ve müzikologlarımız, geleneksel müziğimizin bütün yönleri ve değerleriyle günümüze ulaşmasını sağladılar.

 Bestekar Hacı Arif Bey Hakkında

Büyük bestekâr Hacı Arif Bey,  1831 yılında İstanbul’da, Haliç kıyılarındaki Eyüp Sultan semtinde dünyaya geldi.

 Babası Eyüp Şer’i Mahkemesi başkâtibi Ebubekir Efendi’ydi. Ailesi, Osmanlı-Türk toplumunda, mütevazı kesimden sayılırdı. Hacı Arif Bey’in dünyaya geldiği ortam gayet ruhanî, gayet seçkin, dînî havanın hâkim olduğu,  her evden Kur’ân-ı Kerim, ilâhî seslerinin yükseldiği zamanın güzîde bir İstanbul şehriydi. Disiplinli, güzel ve kaliteli bir terbiye anlayışıyla yetiştirilen Hacı Arif Bey, âdâb-ı muaşeret kânunlarını ve inceliği,   konuşma tarzını, nezâketi, davranış olarak küçük yaşta kapacak derecede kabiliyetli ve güzel yaradılışlıydı. O zamanın şartlarında beş yaşında ilkokula başlatılan küçük Arif, ses güzelliğiyle ve bir defa dînlediği eseri hemen ezberlemesiyle dikkat çekti.  Kendisinden sâdece altı yaş büyük olan ve geleceğinin büyük bestekârı olan Zekâi Efendi’ye (Zekâi Dede Efendi) müzik dalında yetiştirilmek üzere verildi, kısa bir müddet sonra Zekâi Efendi Arif’i, kendi hocası Eyyubî Mehmed Bey’e götürdü. Hacı Arif Bey ilk ciddî müzik derslerini Eyyubî Mehmed Bey’den aldı. Arif Bey ilk üç mabeyinciden sonraki, sıra verilmeksizin öncelik tanınan birkaç mabeyinci arasına alındı. (Mabeyin, harem ile selamlık arasındaki dairedir.) Böylelikle “Padişahın devlet ve hükümetle olan her türlü ilişkisinin düzenlenmesinde hizmet veren, doğrudan padişahtan emir alabilen, sadrazamların dahi kendisi olmadan padişahla görüşmelerinin imkânsız olduğu, bu sebeplerle de saray protokolünü en iyi şekilde hâl etmiş insan” konumuna getirildi. En ufak hareketin dahi protokole bağlandığı, her hanedan mensubuna ve devlet görevlisine farklı şekilde hitap edildiği, hiçbir davranışın tesadüfe bırakılmadığı Osmanlı protokolüne Arif Bey, yaradılıştan getirdiği özel kavrayış ve zarafeti ile mükemmel uyum sağladı.

RSS